İslâm ve felsefe arasındaki en büyük fark, kaynakları itibariyle birbirinden ayrılıyor olmaları. İslâm’ın kaynağı vahiy yani Kur’an. Felsefe ise felsefecilerin aklından doğuyor. Biri Allah tarafından vazedilirken, öteki tamamen insanların kafa yapısının ürünü; dolayısıyla İslâm doğru anlaşılırsa insanı dünya ve âhiret saadetine götürürken, ötekinde ise Kur’an’a yabanîlik derecesinde tehlike olduğundan, zarar ihtimali yüksektir.
İslâm, hiçbir ilme karşı değildir. Felsefe, Kur’an’a aykırı bir cadde açmadıkça, pozitif manada ilmî tahliller yaptıkça, insanların istifadesi için çalıştıkça hiçbir şekilde reddedilmesi söz konusu olamaz. Tarih boyunca görülen felsefecilerin yaptıkları tahribatların esas sebebi, Kur’an’la barışık olmamaları ve İslâm’dan uzaklaşmalarıdır.
Sorunun ikinci kısmında, kaynağı vahiy olan bir din üzerinde, bazı kimseler kendi akıllarınca yorum yapıp, mezhepleri ve tarikatları insanlara dayatmış olabilirler mi, denilmektedir. Evet dinin ruhundan kopup, sonradan icat edilen her şey felsefîdir, bidattir, dalâlettir, reddedilmiştir lâkin ne mezhepler ne de tarikatlar bu sınıfa dâhil edilemez.
Şimdi mezhep ve tarikat ne demektir, anlamaya çalışalım. Mezhep kelimesinin sözlük anlamı ‘gidilen, tutulan yol’ demektir. Dinî literatürde ise ‘Dinin esaslarında ve esas temel meselelerde ittifakla beraber, teferruatta farklı meselelerde müçtehit imamların yaptıkları içtihat, takip ettikleri yol’ demektir. Hak olan mezheplerin hiçbirinde dinin temel meselelerinde ihtilaf yoktur, ittifak vardır. Meselâ bütün hak mezheplerde namaz farzdır, oruç zarurîdir, zekât mutlak itaati gerektiren ibadettir. Teferruat meselelerindeki farlılıklar ise mezhep imamlarının derin Kur’an, hadis ve tefsir ilimlerinin yardımıyla ortaya koyduğu hükümlerdir.
Mezhepler, bizim dini yaşamamız için son derece kolaylık olmaları açısından nihayet faydaları taşımaktadırlar. Aksi takdirde teferruat meselelerde ne yapmamız konusunda şaşırır kalırdık ya da bir müçtehit imam kadar ilim sahibi olmamız gerekirdi.
Mezhep imamlarının hükümleri mutlaka dini bir müeyyideye dayandığından, yani ya bir ayetin yorumu, ya bir sünnetin şerhi ya da ‘icma’ tabir edilen müçtehitlerin ittifakı sonucu ortaya konulduğundan, üzerinde şüpheye düşmeye gerek yoktur. Bu konuya şu misalin dürbünü ile bakabiliriz: Bir hasta için su içmek son derece zararlıdır; tıbben su içmesi haramdır. Bir başka hastanın su içmesi de zorunludur, içmezse hayatî tehlike söz konusudur; tıbben su içmesi farzdır. Bir başka hasta su içerse fayda görür, içmezse zarar görmez; tıbben su içmesi sünnettir. Bir başka hasta da su içerse ne fayda ne zarar görür; tıbben mübahtır. Bir başka hastaya da su içmek az zarar veriyor; tıp açısından su içmesi mekruh hükmündedir. İşte burada hak beşe ayrıldı; ‘hak yalnız haram olandır, başka hüküm verilemez’ denilir mi? İşte bu örnekteki gibi mezheplerin hükümlerinin hepsi haktır, teferruattaki farklılıklar yanlış yahut hata olarak görülemez. Örneğin Şafî mezhebine göre bir erkeğin eli bir kadına değerse abdesti bozulurken, Hanefî mezhebinde bozulmaz. Ekseriyet itibariyle Şâfîler kırsal kesimlerde, köylerde yaşarken, Hanefî mezhebinin mensupları ise şehirlerde, kentlerde ikamet etmektedirler. Birinci mezhepte kişi kendi iradesiyle kadına dokunurken, ikincisinde ise şehir hayatının zarureti içinde irade dışı elinin bir kadına değmesi mümkün olduğundan, müçtehit imamlar bu şekilde hükmetmişler.
Tarikat ise ‘mânevî yol’ demektir. Unutulmamalıdır ki, Allah’a giden yollar, nefesler adedincedir. Allah’ın emirlerine, Resûlullah’ın (a.s.m.) takip ettiği yola muhalefet etmemek kaydıyla, Allah’a götürmeyi maksat edinen yollara tâbî olmak İslâm’a asla aykırı değildir, bilâkis kulluğu yaşama açısından son derece faydalıdır. Böyle ehemmiyet taşıyan yollar elbette rehbersiz, kılavuzsuz gidilemez. Bu manada insanlara Abdülkâdir-i Geylânî, İmam-ı Rabbanî, Şah-ı Nakşîbendî, Hacı Bektaş-ı Veli, Şeyh Safii gibi mâneviyat âleminin sultanları öncülük etmektedir; insanlar bu büyük zatların usul ve adaplarıyla rıza-yı İlâhî’ye ulaşmaya gayret etmektedirler.
Son olarak, hem mezhep, hem de tarikatların batıl olanlarının yani İslâm’ın ruhuna aykırı olanlarının günümüzde pek çok olduğunu da hatırlatmak isteriz. Amma sırat-ı müstakîm üzere olan mezhep ve tarikatlarda nihayet fayda vardır; kısaca anlatmaya çalıştık.
Benzer yazi bulunamadi.
