Evvelâ iman edilmelidir ki: Şu kâinatın Yaratıcısının kudretine karşı her şey boyun büker, itaat eder; her şey Onun namına, Onun hesabına çalışır; her şey Onun kuvvetiyle döner; her şey Onun emriyle hareket eder; her şey Onun hikmetiyle tanzim edilmiş; her şey Onun keremiyle insanın emrine verilmiş; insana yardımcı kılınmıştır; her şey Onun merhametiyle başkasının imdadına koşar, koşturulur.
Neticelerin icad ve yaratılışlarında bir zerre kadar bile sebeplerin müdahaleleri söz konusu değildir. Kainata baktığımızda en âlâ bir sebebin en basit bir neticeye kuvveti yetmediğini görürüz. Ve karşımıza şu gerçek çıkar: Sebepler bir perdedir, neticeleri yapan kudret-i İlâhiyedir.
Bu hakikati örnekler dürbünüyle daha yakından görmeye çalışalım. Meselâ, anne ve baba sebep, çocuk ise netice. ‘Anne-baba’ denilen sebeplerin ‘çocuk’ denilen neticeyi yaptıklarını düşünmek, imkânsız ötesi bir imkânsızlık. Bir süre anne hamile bile olduğunun farkında değilken bir vesileyle çocuk doğuracağını öğrenir. Öğrendikten önce de, sonra da çocuğun karnında yaradılış safhalarına zerre kadar müdahalesi yoktur ebeveynin. Çocuk onlardan habersiz, onlar çocuktan habersiz. Anne ve baba bu fiile tamamen cahiller. Cahil olan kişi bir harf bile yazamazken, bir harfin içine bir kitap yazılmış gibi bir damla sudan kainat sisteminde olan insanı yaratma fiiline nasıl sahip çıkılabilir, akıl bunu nasıl kabul eder? Bir de annenin karnında et fabrikası, kan fabrikası, göz fabrikası, kemik fabrikası.. yani yüzlerce birbirinden farklı işlev yapan, ayrı üretimi olan fabrikaları kabul etmek lazım gelir. Ya bunu akıl nasıl kabul etsin? Zavallı anne-babaya yüklenen şu ağır yükün ağırlığını bu inkâr ehli hiç düşünmez mi? Halbuki onlar bebeğin resmini aynen çizmekten bile aciz iken, kudret mu’cizesi bebeğin failleri imiş gibi göstermek ‘aklın iflası’, ‘ahmaklığın delili’ değil de nedir?
Meselâ tavuk, adeta bir yumurta makinesi. Arı ise, bal makinesi. Koyun, inek, deve gibi mübarek hayvanlar süt fabrikası. İlimleri yok, akılları yok, düşünme-idrak etme kabiliyetleri yok, insanlara acımak, merhamet etmek gibi halleri de yok. Bu yokluklar içerisinde öyle neticeler ortaya koyuyorlar ki, binlerce senelik insanlık ilim ve teknolojisini âciz bırakıyorlar. Uzay üsleri kuran, bilgisayar terminalleri yapan, modern laboratuarlar inşa eden insan henüz ne kümeste, ne petekte, ne ahırda olup biten işleri hakkıyla anlamış değil. Bundan anlaşılmıyor mu ki bu neticeler, bu sebeplerin işi olamaz.
Bir de kendimize bakalım. Meselâ beynimizde küçük bir çekirdek kadar hacmi olan hafızamız kütüphaneleri yutabilecek bilgileri kaydediyor. Evet elli senelik bir ömür dakika dakika, kare kare yazılıp, kayıt altına alınsa mutlaka bir kütüphaneyi dolduracak ciltler meydana çıkacaktır. Evet kütüphaneleri depolayan bir küçük çekirdek var hepimizin beyninde. Şimdi bu kütüphaneleri yutmak işi bu küçücük hafızanın işimi? Yoksa beyin kıvrımları mı hayatımızı kayıt ve zabıt altına almayı düşünmüş? Ya da şuursuz hücreler mi bu işe karışmış? Kimin işi, tesadüf rüzgarlarının mı? Aslında hafıza; insanı, kâinatı, âhireti yaratan kudrete şahitlik yapmaktadır. Çünkü mahşerde amel defterleri açıldığında hesaba çekilen insanın imtihan için gönderildiğini; dünyada ağzından çıkan her kelimenin, yaptığı her işin kaydedildiğini bildirmek isteyen ve bunların hatırlatılması için adeta küçük bir suret olarak yazıp insanın aklının eline veren ve şu imtihan sahnesi olan dünyayı yıkıp, yerine âhireti kuracak, hesap gününü getirecek olan Zât ancak hafızayı yaratabilir, o da Allah’tır.
Örnekleri çoğaltabiliriz. Fırça sebep, resim netice. Tuğla sebep, saray netice. Çamur sebep, heykel netice…. Bu örneklerde ressamı, mimarı, heykeltıraşı inkâr edemeyen zavallılar neden ‘ağaç sebep, meyve netice, ’ dediğimizde ‘Allah’ diyemiyorlar? Halbuki hakikat noktasında ‘Bu meyveleri mutlaka birisi takmış bu dallara, bu meyveler yontulmamış kaba kereste, şuursuz kütük olan ağaçların işi olacak değil ya..’ denilmeli.
Netice olarak şunu anlamak lazım: Sebeplerin, neticelere en küçük müdahalesi yok. Onları yaratan, sebepler perdesi arkasında tasarruf eden İlâhî kudrettir.
Madem hakikat budur; öyleyse sonsuz ihtiyaçları olan sonsuz muhtaç olan insanlık daima Allah’ın kudret ve zenginliğine iltica etmeli ve yalvarmalıdır.
Benzer yazi bulunamadi.

küçük şeyleri sebeplere bağlayıp büyük şeyleri de abes göstermek nefsin oyunudur…. belki bir sinek sanat olarak tavuktan ileri değilse geri de kalmaz. çünkü o canlı kainatın bir küçük çekirdeği gibidir. onun var olması için tüm kainatın ona göre olması gerekir. ışığın gözüne gelmesinden tutun da sürtünme katsayısına havadaki gaz oranına kadar her şey hesaplanmalıdır. yani vücudun işleyişini temelde nasıl hücreler kendinde gösteriyor sindirimin yaptığını lizozom hücrede yaparak böyle bir eşlik oluşturuyorsa küçüğünden büyüğüne tüm canlılar için böyledir. sinek de kainatın çekirdeği gibidir. sineği tavuktan küçük görmek nasıl gafletse meyveyi ağaçtan istemek de öyledir..
[Reply]